Irmak Meydan Muharebesİ
Muhafazakar bir ailenin kara koyunu annem ‘74 yazında evden kaçtı. Bir gecekonduda oturup fabrikada çalışmaya, işçileri aydınlatma ve sendikalaştırma uğraşlarına başladı. Modern görüşlere sahip solcu bir genç olarak, kendini baskıcı anne babasının geleneksel değerleri altında hapsolmuş hissediyordu. Dünyayı daha iyi, daha adaletli bir yer haline getirmek için genç ruhunda yanan ateş, “etraf ne der”, rezil edeceksin bizi”, “kızı komünistmiş dedirtmem”, “saçmalama otur oturduğun yerde tepemi attırma” çıkmazlarında dumana boğuluyordu. Kaçtıktan üç ay kadar sonra, babası gazetelere kocaman ilanlar verdi. “Zeynep, annen çok hasta, lütfen eve dön” diyorlardı. Annem dönüp annesini turp gibi bulunca bir anlaşma yaptı. Dedem ve anneannem, onlarla birlikte kaldığı sürece istediği gibi yaşamasına izin verdiler. Çok sevdikleri kızlarından ayrı kalmaya dayanamıyorlardı.
Altı yıl sonra kendisi gibi TİİKP üyesi ve muhteşem bıyıklara sahip bir solcuyla, yani babamla evlendi. Babam 12 Mart darbesi sonrasında tutuklanıp işkence görmekten zar zor yırtmıştı. Evlendikten on gün sonra da 12 Eylül darbesi oldu. Haliyle, yeni evli genç çift sokağa çıkma yasağı yüzünden eve tıkılınca dokuz buçuk ay sonra ben doğdum. Kendilerinin tek çocuğu, anneannemle dedemin de ilk torunuydum. Ben dünyaya gelince geleneklere uygun olarak ismimi anneannemler koymak istedi. Dini sebeplerden adım Mehmet olsun istediler, çünkü bu Mehmet hayran oldukları yerel bir İslam aliminin adıydı. Annemle babam pek dindar değildir, o yüzden bu fikir hiç hoşlarına gitmedi. Onlar adımı Irmak koymak istiyorlardı, çünkü çok hoş ve kulağa güzel geliyor, öyle değil mi? Modern anne-babam ve geleneksel anneanne-dedem arasında ruhum üzerine yapılan meydan muharebesi işte o an, doğduğum gün başladı. Bu ilk çatışmayı annemler kanatlardan çevik bir taarruz hamlesiyle kazandılar. Dedemlerin adımı Mehmet koymasına izin verdiler, kendileri ise topu topuna ancak göbek adıyla yetindiler. Tam adım Mehmet Irmak Sirer. Ama kimse bana Mehmet diye seslenmez, kullandığım isim Irmak. Anneannem yenildiğini anladığında, herkeslere Irmak’ın cennetteki ırmakları kastettiğini anlattı.
İki cephe tarafından da çok sevilerek büyüdüm. Biz Cihangir’de oturuyorduk. Anneannemlerin Kartal’da sık sık ziyaret ettiğim bahçeli bir evi vardı. Yıllarım o bahçede oynayarak geçti. Bir gün, altı yaşındaydım, yine bahçedeyken dedemler hayatımda gördüğüm en tatlı hayvanı getirdiler. Güzeller güzeli bir koyundu. Adını oracıkta Pofuduk Bulut koydum, üç saniye geçmeden de en yakın arkadaşım olduğuna karar verdim. Onu okşuyor, besliyordum. Gözlerinden sevgimizin karşılıklı olduğunu gayet net okuyabiliyordum. Bu arada size o gün evde değil de anneannemlerde olmamın sebebini söyleyeyim: kurban bayramıydı.
Tabii ki ben bu bayramla Pofuduk Bulut arasında hiçbir bağ kurmamıştım. Ta ki ertesi güne kadar. Sabah dedem beni bahçeye çağırdı. Bütün aile toplanmıştı, Pofuduk bile oradaydı! Tanımadığım bir amca da vardı. Üzerinde beyaz bir önlük, elinde bir bıçakla Pofuduk’un yanında duruyordu. Anneannem bir dua okudu, hepimiz “Amin” dedik. Dualardan sonra amin dendiğini yeni öğrenmiştim. Sonra amca bıçağı aldı ve Pofuduk’un boğazını kesti. Parlak, kıpkırmızı kanlar fışkırmaya başladı. Öylece kalakaldım. Ağzım açık, gözlerim faltaşı, beynim bu tuhaf verileri işleme sokmaktan aciz halde, heykel gibi donakalmıştım. Pofuduk hareket etmeyi kestiğinde, anneannem parmağını kana bulayıp alnıma sürdü. Tek bir kelime söyleyemedim. Annem usulca elimden tutup başımı okşayarak beni içeri götürdü. Akşam bütün aile bu sefer yemek masasında toplandı. Yemekte et vardı. O gün Pofuduk Bulut’u yedim. O zamandan beri vejetaryen olmamı bekliyorsunuz, biliyorum, ama işte burada işler biraz çetrefilleşiyor. Pofuduk enfesti. Hala eti severek yerim. Bu gelenek bende ağır bir travma yaratmış olabilir, ama çekici yanları da yok değildi.
Meydan muharebesi uzun yıllar boyunca devam etti. Annemler cinsiyet rolü kalıplarını kıracağız diye ilkokulda beni baleye gönderdiler. Tek erkek bendim. Öğretmenim, hiç hesapta yokken bir balet bulmanın coşkusuyla bana gösterimizin başrolünü verdi. Bütün kızlar tütülü tavuk kostümleri giydi, ben de horoz kostümü giydim, etrafımda dönen bütün kızlarla tek tek dans ettim. Öte yandan anneannemle dedem, Kütahya’daki yazlıklarına kalmaya gittiğimde beni annemlerden habersiz Kur’an kursuna verdiler. Diğer öğrencilerle birlikte camide toplanıyor, bir imamdan Arapça ve Kur’an okumayı öğreniyorduk. Dedemler, annem ve babamın bunun dini çocuklara zorla dayatmak olduğunu düşündüklerini ve hiç hoşlarına gitmeyeceğini biliyordu. Ben bu Kur’an kursuna bayıldım! Kısa sürede kursun en parlak öğrencisi oldum. İlgimi çeken şey, İslam’ın iyice derinliklerine dalmaktan çok Arapça harflerin muammasını çözmekti. İlk başta hiç anlamadığım bu olağandışı şekillerden anlamlı kavramlar çıkarmak acayip hoşuma gidiyordu. Annemler öğrendiğinde kıyamet koptu tabii. Kurstan alındım ve derhal İstanbul’a geri gönderildim. Yavaş yavaş neden böyle olay çıktığını anlayacak kadar büyüyordum. Bir yandan da içimden “Yahu çocuklar, kimse zorla beynimi filan yıkamıyor, Arapça şifreleri kırmaktan çok keyif alıyordum” diyordum. Fakat bunu sesli söyleyebilecek olgunluğa henüz ulaşmamıştım.
Eninde sonunda her küçük türk delikanlısının ödünü patlatan noktaya geldim. Sünnet olma yaşım, yani oğlandan erkeğe geçme vaktim gelmişti. Dedem ve anneannem bana fesli mesli, sahte mücevherli, kürklü pelerinli, rüküş mü rüküş bir kostüm giydirip sokaklarda gezdirmeye can atıyordu. Tabii fallusa yapılan göndermede şüphe kalmasın diye elde de bir asa tutulacak, boydan boya bir “Maşallah” flaması takılacaktı. Bu maşallah lafının maskülen tonu da harikadır ha. Hani köyde möyde veya çiftlikte bir boğa bütün inekleri zorlanmadan hamile bırakırsa başını sallayıp maşallah diyerek arkadaşın şahaneliğini kutlarsın ya? Sünnetten önce şehirde gezdirilen çocuklara milletin maşallah deyip veledin ailesini gururdan kabartması da öyle bir şey işte. Sünnet yaklaştıkça bende operasyon korkusu gitgide büyüyor, annem ve babam ise kara kara beni bu utanç verici gelenekten nasıl kurtaracaklarını düşünüyordu. Vakti geldiğinde korkunç bir şaşkınlıkla öğrendiler ki ben bu giyinip gezme meselesine inanılmaz hevesliydim. Hem prens gibi giyinip hem de herkesler tarafından gerçek bir prens muamelesi görmekte bayılmayacak ne vardı? Elbette bu işe dünden razıydım. Benimle aynı gün sünnet olacak kuzenimle birlikte tüylü-parıltılı bembeyaz bir kostüm giydim, İstanbul’u muhteşem bir kıvanç ve kendime güvenle dolaştım. Ne de olsa Beyaz Sünnet Prensi’ydim. Savaşın bu faslını açık ara farkla anneannemler kazanmıştı.
Kaygı ve sancıyla dolu sünnet nihayet bittiğinde, kuzenimle birlikte anneannemlerin evine döndük ve nazar boncuklarıyla bezenmiş bir yatakta yan yana sırtüstü yattık. Yine şaşaalı prens kostümlerimizi giymiştik—tabii pantolonlar hariç, yoksa taze yaralar feci tahriş olurdu. O yüzden feslerimiz stratejik bir şekilde hassas bölgenin üzerine konuşlanmıştı. Yatakta üstümüz prens, altımız çıplak, asalarımız şapkalı halde yatıyorduk. Bu odaya, yeni kazandığımız erkekliğimizi kutlamak üzere bütün sülale girdi. Etrafımızda altmış insan filan vardı, bir sürüsünü ilk defa görüyordum. Teker teker gelip başımızı okşadılar, elimizi sıktılar, ve hediyeler takdim ettiler. Sıra dedemle anneanneme geldiğinde, hayatımın en güzel hediyelerinden birini aldım: Atari 2600 oyun konsolu. O ana kadar acı içinde somurtuyordum, ama gün, iki çocuğun ellerinde joystickler, mahrem bölgelerinde fesler, suratlarında devasa sırıtışlarla mest halde Pac-Man oynamalarıyla bitti. İşte yine derin ızdırap ve fevkalade haz el eleydi. Keşke kostüm giyip atari oynamayı Pofuduk Bulut’a dönmeden tecrübe edebilseydik, ama (hele o yaşta) dünyanın işleyişi böyle değildi.
Sonunda hayata bakışım anneannem ve dedeminkinden çok annemle babamınkine benzedi. Dindar değilim, milliyetçiliğe ve törelere de öyle aşırı önem vermedim. Uzun süre kendimi dünya vatandaşı olarak gördüm. Doktora için Amerika’ya gittiğimde illa diğer türklerle birlikte takılayım diye çabalamadım. Ama ilk kez bir türk iş arkadaşım olduğunda, stüdyoda ona rastlamaya can attığımı farkettim. Onunla annemlerin ve anneannemlerin dilinde konuşmaktan çok zevk alıyordum. Yirmi yıl orada kaldıktan sonra Amerika’nın çürüyen değerlerinden ve politikalarından bıkmaya başladığımda, ülkemi ve kültürümü ne kadar özlediğimi fark edip İstanbul’a geri taşındım. Aldığım en iyi kararlardan biriydi. Balet olmadım, Arapça şifreler kırmak yerine de matematik notasyonu ve programlama dillerini deşifre etmekte uzmanlaştım. Ama hem annemler hem de anneannemler, içinde büyüdüğüm muharebenin iki karargahı da kimliğimin ayrılmaz, temel birer parçası. Nihayet bir yetişkine dönerken iki ordunun da cazibelerini ve çılgınlıklarını karıştırıp kendi saçmalıklarımı yoğurdum. Bir gün bunları kendi çocuklarıma da dayatmayı sabırsızlıkla bekliyorum.
Bu hikayenin İngilizce orijinalini IDEO Stories VIII etkinliğinde slaytlar eşliğinde okumamı buradan seyredebilirsiniz
