Lezİz Bİr Lezzet

Kurbağa kahvaltıda sadece birkaç muz yemişti. Öğle yemeği vakti sıcaktan teni yakan haşmetiyle geldiğinde, canı daha sofistike bir şeyler çekiyordu. Birinci yemek olarak çiğ elma yanında balzamik sirkeyle marine edilmiş salatalık dilimlerini tercih etti. İkinci yemek ise karamelize soğan ve taze incirle sunulmuş Café de Paris soslu filet-mignon’du. Kurbağa bu tabağı Güney Afrika’nın Swartland bölgesinden gelen, kuru erik, karanfil ve karabiber notaları barındıran enfes bir Pinot Noir’la eşledi. Tam üçüncü yemekle nasıl bir şarabın gideceğini düşünüyordu ki, palyaço dodoları geldi.

Kurbağanın neredeyse yüreğine indi. Palyaço dodosu, raphus histrionicus, ya da halk arasındaki adıyla arsız dodo, korkunç bir türdü. Adamın yakasına kurbağa diline yapışan sinekler gibi yapışır, dandik ve laubali esprileriyle saatler boyunca adamı gıcık ederdi. Öyle yüzsüz, öyle dangalaklardı ki… Üstelik tek başına da gezmez, sürü halinde dolaşırlardı; daha birinin sözü bitmeden üçü daha lafa atlar, alay etmeye başlardı.

“Oooo, ne yiyorsun kurbağa abi” dedi biri. “Vaaay, hocam bizi çağırmıyorsun ayıp oluyor ama” dedi öbürü. “Ulan yemek mi lan o, iki minnacık lokma, büyüteç vereyim mi abi” geldi arkalardan bir yerden. “Kurbağa abimize bak be, yemek değil tablo yiyor, gel bunu çerçevetelip müzeye asalım abi” dedi bir tanesi. “Garsonu geri çağır hocam, yemeğin dörtte üçü mutfakta kalmış” dedi başkası. Kurbağa sinirlendi, bütün keyfi kaçmıştı. Hadi bırak bugünü, bu küstah ve kültürsüz arsız dodolar burada gördükleri menüyle yıllar boyu dalga geçecek, kurbağayı hayvanlar alemine rezil edeceklerdi. Bu yüzden kurbağa, üçüncü yemek olarak havyar ve rokfor peyniri yerine portakallı palyaço dodosu (Dodo à l'Orange) yedi.

Kurbağa, palyaço dodosu neslinin tükenme tehlikesinden bihaberdi. Hele o öğlen yediği dodolarla türün nüfusunu tükenme eşiğinin altına indirdiğini hiç bilmiyordu. Kısa bir süre sonra, dünyada tek palyaço dodosu kalmadı. Hayvan cehenneminde, o sıcak Haziran gününde yenmiş dodolardan biri gagasını biliyordu. Tamam, muhtemelen nesilleri zaten tükenecekti, eyvallah, ama kurbağanın da pek yardımcı olduğu söylenemezdi, değil mi? DEĞİL Mİ?

Yedi milyon yıl kadar sonra, adına İnsan denen hilkat garibesi bir tür ortaya çıktı. Tam da bu sıralarda, bahsettiğimiz kin dolu palyaço dodosu tüneller kazıyor, üniforma çalıyor, harita çiziyor, sahte ördek pasaportları hazırlıyordu. Oldukça heyecanlı, insanın ağzını yüreğine getiren bir macera sonunda hayvan cehenneminden kaçmayı başardı. Dünya’ya döner dönmez Floransa’da Catherine de Medici’yi bulup dev yatağının altına kamp kurdu. Her gece, Catherine uyurken, palyaço dodosu yukarı tırmanıp kulağına duyulmamış bir lezzetin tatlı sırlarını fısıldıyordu. Nihayet bir sabah Catherine palazzonun baş aşçısıyla konuşmaya indi. Kulağa ne kadar iğrenç gelirse gelsin, her gece rüyasında gördüğü tarifi anlatıp pişirmesini emretti. Aşçı yaradanına sığınıp öğüre öğüre de olsa bu emre uydu. Aylarca her gece beyni yıkanan Catherine, gözleri faltaşı gibi açık kalan aşçının önünde bu yemeği denedi ve aman allahım, ne bayıldı ne bayıldı. Fransa kralı II. Henry’yle evlenip Paris’e, Louvre sarayına gittiğinde, bu tuhaf tarifi de yanında götürdü. Fransız aristokratları, hem egzotik görünmek hem de yeni kraliçeye yalakalık edip kralın gözüne girmek sevdasıyla bu yeni yemeğe bayıldıklarını beyan ettiler. Kimi kendine işkence ede ede zorla sevdirdi, kimi seviyormuş gibi yaptı. Kurbağa bacağı zamanla Fransız mutfağının vazgeçilmez tatlarından biri haline geldi.

Sonunda yakalanıp hayvan cehenneminin en alt katlarına indirilirken bile palyaço dodosunun gagası baştan başa sırıtıyordu. Sadece kurbağadan değil, kurbağanın bütün neslinden çok doyurucu bir intikam almıştı. Hiçbir işkence bu muhteşem duyguyu silemezdi. Maalesef bu fikri gagasını sökmeye başladıklarında değişti.

İşte bu iğrenç yemeğe leziz bir lezzet muamelesi yapmamızın sebebi budur.